Bir kelebek
havalanıp gitti
elimde sıcaklığı
Bir kelebek
kısacık bir ömre
Bilmez miyim hiç
Böyle akmış suları yurdumun
gökyüzünden indiğinden beri
Düş yıldızları süslemiş gençliğini
Ağlamak yakışmazdı onlara
Bilmezlerdi yenildik demeyi
Gözlerinde solmayan güller karşılardı sizi
Bakmayın siz çatlamış ellerine
Sabırla yontulmuş bir onurdu kalan izleri
Bilmez miyim hiç
bir ömür sığdı onların gençliğine
Son nefeslerinde bağırdılar
Alabildiğine bağımsızlık
Alabildiğine özgürlük diye
Saçlarımda çoğalan beyazlarım
tek başına yürümenin esintisinde
Rengi soluk bir sabaha uyandım
sevecen yalnızlığım evde.
Soluksuz güller mezarlığında
son bakışları gidenlerin.
Yaşlandık hep beraber sonunda
Şikayet etmiyorum halimden.
Kuytu bir kahvede
seyre dalıyorum batan güneşi
Kızıla boyanmış denizde
Son bir gülümsemeyle arkasından.
Çıktın paltonu giymeden
yaramıza
tuz basılmış
kurtulsun diye zehirden.
Kurşun kadar ağır hava
düşerken kaldırıma
omzundaki ürkek güvercin
kanın aktı usulca.
Yalnız bırakmadık seni
biriktik başında
yağmur yağdı mumlar üstüne
sönmedi bütün gece.
O sabah
cadde böyle kalabalık
coşku görmemişti
çoğalmıştı
beklenen aydınlık.
İçimizden boşaldı zehir
böyle yakıyordu işte
yaramızı.
(*) Hrant Dink için yazılmış eski bir şiirim.
kozasından çıkan bir kelebeği andırır
Bir kurtuluşun rengi
gökyüzüne havalanan
Sonra küçük bir kız çocuğunun
gözlerinden yürür bir oyun bahçesine
Tutmak istersiniz kanatlarından
Tutulmaz ki
konar uzak bir yaprağa
Yakalanmaz ki
umut sadece yaşanır
Rahat uyanabilir mi insan sabaha
Oturup içinizden şiir yazmak geçer mi
bir hücreye kapatarak kendinizi,
sessizce ağlar mısınız yoksa.
Nelere göğüs germiş
katlanmışlarsa onlar
birikmiş bir acı çanağından
gün yüzüne dökülür şimdi.
Kaybetmenin acısı
onları geri getirmez
bir yük gibi omuzlarda taşınır.
Yaşadıklarımız da aynı acıları hatırlatıyor şimdi
parçalara dağılarak yayılıyor içimize.
Nasıl bir nefretti
Nasıl bir öfkeydi bu
diye soruyorsunuz
İnsanlığın kör noktalarını saklıyor içinde.
Hapisde haksızca yatanlar
Tutsak bırakılan seçilmişler
Özgürlüğünü kullanamayan gazeteciler
Savunma yapamayan avukatlar...
rahat uyanabilir mi insan sabaha.
umutlu olmaktan korkarcasına.
Yaşlı adamla elinden tuttuğu engelli oğlu
yürüyorlardı parkta
Boyu babasından uzundu
O fotoğrafı kalbime sakladım
bir hikayenin küllerinde gizlenen keder
başka nasıl anlatılırdı ki?
Akşam karanlığı basınca
şehir kulübünde biriç oynardı babam
Dünden farkı yoktu yarınların
zamanın gölgesinde geçerdi günler
Sonra iyice yalnızlaştı şehir kulübü
haham efendi ile fransızcadan
tercümeler yaparlardı uzak bir köşede
Çekilmiş sularda kaybolan bir sevda mıydı yüzündeki
Belki bu yüzden kesmezdi bıyıklarını
Korkardı bildiklerini unutmaktan, hata yapmaktan
bu yüzden bıraktı avukatlık yapmayı
Masalardan toplardı içilmiş sigaraları
içine çekerdi geçmişin dumanını
Eve dönüşünde durmuş kalbi
Son hali silinmedi aklımdan
gözlerini kapamıştı belki eskiden beri
kendimi görüyorum sanki
arkadaşımın yüzündeki çizgilere bakarken
konuşmuyoruz şimdi bunları
bozmuyoruz ılık bir kış gününün keyfini
sanki yeniden yeşermiş dallarımız
ve sanki gökyüzünden düştüğünden beri
başka bir dünya içindi umutlarımız
her şeyin kolayı var
yaşlanmayı kabullenmeden
yaşlandık diyoruz çekinmeden
aramızdan ayrılanları konuşuyoruz
neler eksik kaldı demeden
yeni buluşmalar için hatıraları yaşatıyoruz
bıkıp usanmadan
yarın herkes burada olacak, gel diyor
bakıyorum yaprakları hala yeşil ağaçarın
belki diyorum bir çok bilinmezi saklayarak
neden olmasın her şeyin bir kolayı var
telaşsız bir yaprak düşüyor ağaçtan
havanın soğuğu iniyor dizlerime
vedalaşıyorım arkadaşımla
yürümek iyi geliyor bana
her şeyin bir kolayı var
canlanıyor içimde başka bir buluşma
Kış geldi mi ayvalıkda
nergis çiçeklerinden sepetler
bir çelenk gibi doldurur
denize inen sokakları
Beklenen sevinçler yakındır
çünkü üstüne yağmış
zeytin ağaçlarından yeşiller
Yelken açan tekneler
gitmeye hazırdır
mis kokulu adalara
Bir bulut olsan da gelip
görsen ayvalığı
Rüzgar çekilmiştir aradan
öpülesi kokular sarmıştır her yanı
Bitimsiz bir yazdan kalmış sanki
sarı sıcak nergisler
mutluluğun resmini yapar
Keşke ben biraz daha genç olsaydım
sen de erken ölmeseydin baba.
Babalar gününde benim de
kutladığım bir babam olsaydı keşke.
Seninle aynı fikirlerde olmasak da
neler konuşur, neleri tartışırdık.
Sana son yazdıklarımı okumayı,
görüşünü öğrenmeyi o kadar çok isterdim ki.
Gençken itirazlarıma kızardın.
Benim için endişelendiğini şimdi anlıyorum.
Senin yerine kendimi,
karşıma da çocuğumu koysaydım
ben de aynı şeyleri söylerdim ona.
İkimiz de ne çok kahrını çektik bu ülkenin değil mi ?
Üstelik yalnızlık nedir bilirdin.
Senden öğrendim.
Hiç pişmanım dediğini duymadım bilirdim.
İşini en iyi yapan bir kaç avukattan biriydin
ne kadar çok gurur duyardım,
yüzüne karşı hiç söyleyemedim.
Biliyor musun baba,
sana duyduğum hayranlığım sonra daha da arttı.
Sizler o taşra kentinde bir vaha gibiydiniz
genç avukatların gözünde.
Yıllar sonra baro odasında hala asılı duran cüppeni görünce
daha iyi anladım bunu.
Belki yaşarken kimse söylememiştir sana hayranlığını
ama oğlun olduğumu öğrenince
biraz mahçup ve üzgün bir yüzle
"Behzat beyin oğlusunuz, öyle mi" diyenlerin şaşırmış bakışlarından anladım bunu.
Ama oğlun olmayı asıl önemli yapan bunların da ötesindeydi.
Hatırlar mısın,
bana bir daktilo almıştın durup dururken,
çok şaşırmıştım.
Böyle sürprizler yapmayı severdin hep.
O daktilo hala odamın bir köşesinde duruyor baba,
artık kullanmasam da.
Bu hediyeyi alınca yazmayı sevdirmiştin bana.
Yazma merakımı ilk sen anlamıştın.
Verdiğin ödevleri hiç unutmuyorum.
Parti bildirilerini bana yazdırman,
yapacağın konuşmaları düzeltmemi istemene kadar,
duyduğun güven için sana teşekkür ediyorum baba.
Ah baba, sana hayranlığım kadar
öfkeli olduğum şeyler de vardı elbet.
Ama bunları tekrarlamanın zamanı çoktan geçti,
farkındayım.
Bunları yanına geldiğimde konuşuruz artık.
Babalar günün kutlu olsun sevgili Babam.
Akın Güre
tepetaklak bir maviyim artık
çocukluğumdan fırlamış bir çelik gibi
çomağı tutan kim?
yaşımı gizledim bir ağacın oyuğuna
hayatımın iki kıyısı var
eski şarkılar söylenir bir kıyıda
yorgun yolculukları hatırlatır
seyrettim gençliğimi
elini tuttuğum kadınım yanımda
uzun sürer sandım yılların geçmesi
anlamadan alıştım yaşlı yüzüme
hayatımın iki kıyısı var
bisikletimle çekilmiş fotoğrafım var birinde
diğerinde sonbahar yokuşundayım
korkmuştum kocamıştı ağaçlar
her kıyı başka bir alemdi
tepetaklak bir maviydim şimdi
geldiğim kıyıda razı oldum her şeye
başka bir kıyı yokmuş meğer
Kırk üç yıl geçti aradan
kırk üç yaşında şimdi kızımız.
Hayatımızı oyan o boşlukta düğümlenmiş soluğumuz
kaçımız düştü pençelerine
kaç kere kanlar boşalmıştı kaç kere.
Evdeki silahın yerini sormuştu asker
-hatırlarsın hemen yanımızdaydın kucağında kızımızla-
istediği cevabı vermezsem
sizi de götürmekle tehdit ediyordu karşımda
çatal bakışlarıyla.
Sustum kabaran öfkemle
askerlerin ayaklarında ezildi ev.
Birbirimize dokunduk gözlerimizle
anlatmak zor hatırlamak kadar zor şimdi
daha sütlerin akıyordu memelerinden
izliyordun olup biteni sessizce.
Büyük bir yaranın açılmış ağzından,
kızaran gözlerinden anladım acını.
Yerlere serili kitapların
üzerlerinde darbenin kirli çizmeleri
bütün yazdığım şiirler alındı elimden
külleri kaldı ne yazık.
Kötü bir kış mevsimiydi hiçlik ve yoksunluk adına
ben sen o’yduk
binlerce ellerimiz bağlı
bomboş bir göktü üstümüzde ağaran
sonrası üstümüze yağan bir gece
böyle toplandık evlerden darbe sabahında.
Sen bana ömrümü anlatsana omzumda başın,
kızlarımızı anlat
nasıl yalnız kaldığınızı
çaresizim diyordun
biliyorum bölünmüş haldeydik
ama aklım sizdeydi
sesin gözlerinden işliyordu içime
ne olacağız diye sorma.
O sabah biten şarkılar akıyordu Meriç'in sularında
söğütlerin başı eğilmiş düşünceli bir karamsarlıkla
gözlerim bağlı iki sorguç arasında.
Şiirlerim mi ?
Buldukları bir tek onlardı ellerinde
umutlarım kayıp gitmiş bulutlardı uzaklara.
Gözlerindeki öfkeyi gördüm
aralarındaki konuşmalardan anlıyordum
enseme dayanmış bir silaha benziyordu yüzleri
ama yıldırmıyordu sabrımı
kınından çıkmış bir kılıç gibi yanıtlamıştım soruları.
Günler ağır bir yükü çekerek geçiyordu önümden
fırtına kırmış dallarını ağacın,
nasıl yeşersin ki bir daha
bir çöle bırakılmış göçebe halimizle
kendi alevimizde yanıyorduk.
Seni aramadım sanma, dizlerim kanıyordu
kaç kere geçtim evimizin önünden hayalimde.
Arkamdan kesmişsin unutmak için
hala aynı kızıla boyadığın saçlarını
hangi duvarda asılı resimlerimiz
eylülün küllerinden bunları bulabildim
susuzluğumun renginden sunmak için sana.
Ayvalık, 2023
Bu gece yanıp sönen bir yıldız gibi
sularına gömülmüş seyreden
yüklü bir gemi geçti boğazdan
kavuştu açık denizlere.
Ben ve geceye tanık bütün yıldızlar
uğurladık onu.
Her sevincin bir dal tutuşu,
hayata tırmanışı vardır.
Ben gemilerle konuşmayı sevdim bu yüzden.
Bu yüzden sevdim bazen yalnızlığı
uzak sevinçlerin uzun yolculuklarını.
Bir gün açar elbet gülleri bahçenizin
değerlidir tek başına kalmak da
hele bir gemi geçiyorsa karşınızda.
Çaresiz, yazgıma razıydım
anlamı değişmişti
uçuşan imgelerin
adı yoktu gülün renginin.
Başka bir suyun kenarında
yeniden var etmeyecekti
neyi öğrenmek istesem
en çok neyi sevmeyi.
Yalnız eski sözler kalacaktı geriye
bir avuç toprak kadar
yaprak hışırtısından bir geceye.
Belki çok sonraları
Başka çocukların yeşerdikleri yerlerde
Hayat bilinmez karanlıklardan
Yeryüzüne inebilir yine.
Görülmeyen denizlere ulaşılır
Meraklı bir bulutun peşinde
Başlayabilir benzer bir hikaye.
Bu kesin bir gerçektir diyemem
Belkiler sıralanıyor aklımın köşesinde
Şimdilik önümdeki baharı hayal ediyorum sadece
Başlayan
Leyleklerin dönüşüyle.
Hatırlıyordum çocukluğumun balkonunda
sarkan gökyüzünün sevincini
Sokağın yüzü alabildiğine güneşti
meşeliğin derin sarhoşluğu gibi.
Coşkulu sularında yıkanmıştı
özlemlerin peşinde kovalamaca.
Bütün suçlarım o zamandan kalma
kaçıp gittim sonra bulutların toplandığı yerlere
çocukluğumun rüzgarını yükledim sırtıma.
Yalnızlık çöllerinde büyüttüm sevdalarımı
İşte o yüzdendir hırçınlığım
köpük köpük denizlerde.
Tuhaf bir ağırlığı var yaşamanın
yorgun olsa da kanatlarım
Zindanı dolduran sabırda
Acının kardeşliği vardır
Dokunduğum gökte
düşmeyi göze aldığım uçurumda
Koşar yardıma güldeki soluğum
Beni büyüten toprağın
suyun gücüdür bu
Katlanmayı öğrenmenin ağırlığı var
kaybettiklerimin yokluğunda
Işığın fısıldaması geceye
açmayı bekleyen çiçekte gizlidir
Buradan yeşerecek sana.
Hangi meydana boşaldı kanları sor
Sol yanın yarası nerede gizli
Nereye gömüldü acılar
Böyle yazılmış davanın yazgısı
Böyle anılacaklar
Onlar ki vurulan alaca geyiklerdi
Kaçıp gitmediler
Çünkü önce vurulanlar
Kalır ayakta yalnız
Gerisi lafügüzaftır
Telefon direğinde
parçalanmış uçurtmayı gösterdim ona
yıllardır takılıydı aynı yerde.
Uçurtmaya sor, dedim
akıllı bir çocuk edasıyla,
o biliyor her şeyi.
Annemin verdiği ip
direğin ucunda asılıydı hala
kırık çıtaları aşağıya sarkmıştı
bana benziyordu tıpkı
gökyüzünden düştüğümden beri.
Çocukluk masal gibidir
Dallarına tırmanınca ağacın
sevgilinle buluşmaya gidersin
Yanağına bir öpücük kondurmaya.
Bırakın uyumalıyım şimdi
Sevgilim girecek birazdan rüyama.
Uçurtmamın kuyruğunda döner durur dünya
Dengemi bozmayın,
Neşem engin yolculuğunda bulutların
Bir gün buralardan gideceğim
Beni zorlamayın fazla.
İstediğiniz gibi olmadım
Trenler geçer uzaklardan çocukluğum gibi
Köprüler geçit verir kalbime
Sessizce başını dayamış omzuma
O kızın saçlarını unutamadım.
Işıklar hep yanar gözlerimi yumunca
Rahat bırakın beni.
Soğuk gecelerde ortalık geç aydınlanırdı
Razıydım olacaklara
Ben uzakları düşlerimde giyindim
Ayaklarının üzerinde dur derdiniz
durdum ya!
Şimşekleri, fırtınaları doldurdum bavuluma
Siz kafamı karıştırmayın daha.
Kesilmiş ağaçları dağılmış bahçem
Soğuktu ayaklarınız çarşaflara sarılı
Bir gece ansızın yıldızlar karardı
Kendimi aradım uzaklarda
Çağırdınız da gelmedim mi?
Hiçliğin ortasında başka bir alemdeydim
başka bir gökyüzünün altında
kitabelere kazılmıştı anılar
İsimlerini aradım açan çiçeklerde
yeniden doğmuşçasına,
belki hiç gitmemişlerdi
sessiz bir yel uçuşuyordu tenimde
Üzülmedim böyle görünce onları
öyle dingin,
sere serpe
huzur veren tasasız bir işveyle
kıpırtısız bir hayat
sinmişti her yere
Rüzgarların uğultusu kesilmişti birden
taş ses çıkarmıyordu düştüğü yerde
ama duyulur gibiyidi,
yalnız değildik
dalları yeşermiş
boylanmıştı ağaçlar
Korkular uçup gitmiş,
derin bir sükut vardı ortalıkta
ölümsüzlük müydü bu kavuşma
Anladım ki yaşadığımız ne varsa
buraya toplanmıştı,
şu zamansız mekana
hem çocukluğumdu
hem bir yaşlıydım yanlarında
Eğilip yerden kopardım çiçeğimi
kalbime iliştirdim yüzlerini
birlikteydik yeniden doğmuş gibi
artık hayatımız böyle geçsin diye
Evet, anladığım tek doğru bu
kurulmuş dingin eşitlikte
kavgalarda kanamış yaralarımız
beraber gizledik acıyan yerlerimizi
hayatı yeniden yeşertir gibi
Artık korkmuyordum ölmekten
yağmur dolu bulutların neşesinde huzur
şimdi keder ve sevinç el ele
Merhaba diyorum ağaçtaki müjdeye
sarıp sarmalıyorum dileklerimi
suya kavuşan toprağın sevinciyle
gün ağarınca çocukların okul telaşında
okşuyorum sabahın kanatlarını.
Çileli yalnızlıklara direniyorsa kalbim
biliyorum yanımdasın benimle
rüzgarım ol gir koluma,
zorlukları paylaş benimle
sevgiyi diyorum yanında getir
siliyorum artık gözyaşlarımı.
Ekinler yeşerecek bahara ne kaldı diyoruz
şarkılar bekliyor bizi, yükümüz ağır
artık taşımak keyifli onları
kalkıp yüzümü yıkıyorum
iyimseriğinden öpüyorum seni yürüyelim hadi.
Bak hala açıyor yazdan kalma bir gül
yavrusunu doyuruyor sabırlı bir anne
en güzel giysilerimi hazırlıyorum kendime
yarınlar güzel olacak,
böyle yazıyorum takvime.
Kışa girmeye hazırlanan
Yaşlı bir ağaçla karşılaşmam
bir tesadüftü.
Yanından geçerken
son anda farkettim
tepesinde yeşeren yapraklarını.
Uzanmak istedim gökyüzüne
İçimi ısıtan bir coşkuyla
kucakladım kuru bedenini kollarımla.
Kaç yaprak daha
açacaktı kimbilir daha
kaç çocuk oynayacaktı altında.
Kumrular da yorulur uçmaktan
ama yılmazlar yuvalarını kurmaktan
rüzgar dallarını uçursa da.
Karıncalar mısır koçanındaki taneler gibidirler
hep yan yana dizilirler taşımak için yediklerini.
Hikayenin kahramanı ağustos böceğidir
çağırır durur yaz boyu eşini
sonra kızıl bir bulut tüner üstüne
veda vaktidir ağaca
Atar kendini sonra sürülmüş toprağın karığına.
Bu gün unuttuğumuz sözcükleri hatırlayalım biraz.
Bu sözcüklerle kurduğumuz cümleleri.
İçinde göz yaşı olmasın.
Hattâ öfke ve nefret de olmasın.
Her şeye rağmen.
Yapabilir miyiz?
Biliyorum zor!
Ama yapabilmek mümkün.
Bu gün bir şiir okuyun mesela.
Sevdiğiniz bir şairden
Kendinize yeni bir tema seçin.
Giydiğiniz şapkayı değiştirin veya eşarbı.
Dudak renginiz de olabilir.
Saçınızı başka türlü tarayın bu gün.
En sevdiğiniz kazağınızı veya hırkanızı da giyebilirsiniz.
Havalar hâlâ soğuk olsa da içinizi ısıtacak bir şarkı mırıldanın yürürken.
Çok zor değil.
Yeter ki kasvet dağılsın biraz.
Kendine yalan söylemek değil bu.
Perdelerinizi açın.
Galiba cesaret için gerekli.
Hayatımızı değiştirmek için.
Bu minik oyunlarla yeni bir başlangıç.
Neden olmasın.
Şiirinizi hâlâ seçmediniz mi?
Evet yaşlandım sonunda
Kaldırdığım taşın altında yatıyor gövdem
kaybolmuş bir yalnızlıktayım
Uzanmaya yetmiyor kollarım
ağacın dolgun meyvesini koparmaya
Uzadığım son yere varıyor dallarım
Kuru diplerinde canlanıyor otlar
Gizli bir dönüşümle buluşuyor yalnızlığım
doymak ister gibi varlığıma
Bu duygu bitmeyen bir susuzluk
gökten düşen bir damla
Beni de içine çekiyor, aynı akış
doluyor boşluğa kıvrıla kıvrıla
Gömülsem de atıyor kalbim hala.
Günlerdir dinmedi fırtına
pencerenin önüne gelen iki kumrudan
haber yok hala
rüzgar her defasında uçurdu doğradığım ekmekleri
acaba yuvaları dağıldı mı
nereye sığındılar
benim de içim içime sığmıyor her yer yanınca
benim de dallarım kuruyor ağaçlar gibi
yanık kokuyor ekmek
içime çektiğim hava
fırtına bir kırbaç gibi dövüyor alevleri
kumrular ağlıyordur bu hale
duyamıyorum seslerini çoktandır
nereye göç edeceklerdi yine
hatalar günahlarla için için yanarken
nereye göç gideceğiz
gidecek yerimiz yok ki bu evrende
yok oluyoruz birlikte
dönüp duruyor sefaletin
açlığın gözleri gazzeli bebeğin
kuşatması altındayız başka bir alevin
yanıp yanıp son bulacağız
kaçmak kurtulmak değil
sönmesini beklemek çözüm değil yandıkça
kuşlar kelebekler kavruldukça
çekildikçe suları göllerin
çağlaması durunca ırmakların
bu yağma bu talan sürdükçe
zehir akacak daha içimize
konacak çiçek bulamayınca arılar
can verdikçe hışırtısı ormanın
sönmesini beklemek boşuna bu yangının.
Gözlerinizden değil
Acılarınızdan öpüyorum sizi
bir kadın boğazlanmış yine
Görün,
bir adamın üstünden basıp geçtiler
boyun eğmeye alışalım diye.
Murat hala hapiste
tahliller isteniyor yeniden
Yüz derece ateşi var güneşsiz hücrede
Sonra taşıyacaklar kalbini
iki hapishane arasında
iki polis kolunda
Acı,
bir pıhtı gibi oturacak içimize.
Bak bir insana daha kıyıyorlar yine
Acılarınızdan öpüyorum sizi
Bütün yoksunluğunuzdan öpüyorum
Bırakın Murat'ı
Diz dize cesaretimizle
açıyoruz kuru otlar üstünde.
Ellerimiz kelepçeli, çaresiz değiliz
Direncin isyanı bu
Bir ışık sızıyor acının kenarından
İçi hasret dolu,
Karalar bağlamadan
Yol veren dağlardan ulaşıyor elden ele
Acılarınızdan öpüyorum sizi.
YALNIZLIK SARHOŞLUĞU
Kaç gün oldu saymıyorum
Önce Arif sonra sen
sohbet etmeyi unuttum arkanızdan
Kalmadı çalınacak kapı
Biliyor musun
beygirler gibi ağlıyorum yalnızlıktan
Arif beygir derdi çizdiği atlara
Hayra alamet değil
nereye baksam gözüm seğiriyor
yürürken sokaklarda.
Atölyenin önüne bağladım kendimi
Tozlu pencerelerinden baktım
seni görmeye çalıştım karanlıkta Bedri.
Fırtınalı havalarda durulmaz buralarda
Nereye gitsek aynı yerdeyiz
Gidilecek başka yerimiz mi var
Deniz bir geliyor bir gidiyor dağlardan gelen esintiyle
savrulan dalgaları karşılıyorum
Üzüntü ve sevinç iç içe.
Başka bir diyarda mıyım
Adını bilmediğim bir ürperti
anlaşılmaz bir yalnızlık belki.
Bildiğim bir şey var
geçecek bu yaz da ötekiler gibi
sadece deniz kalacak geride.
Ses yok mu diye sordu adam
Nasıl olmaz, füzeler var ya!
Bak bir de fısıltı gibi
Kuş cıvıltıları yanımızda
Ama sığınaklara giremiyorlar bir türlü!
Ve onlara eşlik eden
Ağustos böceği de katıldı aramıza
Bu yaz bütün canlılar
Aynı korkuda
Yerini dolduramaz, hiç bir aşk
denizler olmadan yaşayamaz
Oysa denizler vuslatı anlatır
Bazen göz yaşlarıyla olsa da mutluluk
doğruluk hep sevdaya ait.
Ama denizin hakkını verelim, aldatmaz
kimseyi, arkasından bıçaklamaz sevdiğini,
yalan yok bunda
kusursuz bir sevgiyi aşılar insana.
Sonunda dönecektir elinde
güllerle kavuşmanın coşkusu,
doyurarak içinde büyüyen açlığı
vazgeçemediğin kadar seveceksin onu.
Denizden yoksun kalmış büyük aşklar
buruk bir aldanmadır oysa
denizler böyle anlatmıştır doğruyu.
Peşi sıra geliyor ölümler
teker teker düşüyor
dostların acı haberleri.
Bu kadar çok muyduk
diye sormak boşuna.
kaybederken birimizi
bir çağ yorgunuyuz çünkü.
Arkadaşların yokluğu
dolduruyor sokakları.
Eksilmeyen bir tadı var
devrimin içimizde
ne çaresiz ne tam kederli.
Neden gülüyoruz
Düşünüyorum bazen bunu
Zıp zıp yürüyen kırlangıça da gülüyorum
Şapkası altından müzip bakışlı ihtiyara da.
Nedensiz gülüşlerimiz de var
Derisini döken bir kertenkele gibi
Boş vermişliğe de gülüyoruz bazen.
Ama mutluluktan çatlarcasına bir neşeyle
Güldüğümü çoktandır unuttum.
Paslanmış bir kuytuda
kapısını çalmaya korktuğumuz
bir izbelik midir ruhumuz?
Nereye gizlenirse gizlensin
varlığımız o geçmişte saklı
Dürüst olalım kendimize.
Korkutucu gelebilir bu çoğumuza
Ben alıştırdım kendimi yüzleşmeye
Kaçmak boşuna.
Bana rengini veren o izbelikte
geçirdiğim zamanı
şimdi yeni giysim için
biçiyorum kendime.
Uymadığını anlarsam bedenime
aynı izbelikte alacak yerini
Kararlıyım bu konuda.
Ölmez diye geçer adım
Makbule hanımın kayıp oğluyum
Her gün yeniden doğurur annem beni
Her hafta aynı suyla yıkar yüzünü
Bir Cumartesi Annesi omzunda taşır kalbini.
Gözaltında kaybedilmişim
Adım öyle yazılmış pankarta
Aldırmaz yağmura, soğuğa
sırtında taşır bebesini.
Son bulmaz bekleyişi
Oğlum bir gün gelecek der
dilim dilim dizer hasretini
istediği adalettir
Terk etmez köydeki evini
oğlu gelince bulsun diye.
Oyun konsolunda dövüşen çocuklar gibi
Yeni efendileri çağın
Halkların üstünde tepişirler
Ellerinde kılıçları gibi füzeleri
sofralarda çatal kaşık gibi kullanılır.
Oldum olası böyle yazılmıştır tarih
Doymak bilmeyen iştahla
alınmış ölüm fermanları.
Önce çocuklar ölür.
Şiir yazamıyorsam artık
Bil ki susmuşum kapında
Göçmen kuşlar terki diyarda
Susuz kalmışız besbelli
Toprak cılız rengini çalmış bizden
Yok yüzünde tek gülümseme.
Yapraklarını döker ağaçlar
Yalnızlığın ormanındayız
Dargın kalmış ayrılıklar
Söylemeye gücümüz yok
Ölmeyi beklemektir tek suçumuz
Adını koymasak da.
Gökyüzüne bakan bir pencerede yaşadım
Her güzel başlangıç kadar temiz adım!
Sen kötülükler üstüne kazılmış
çıkmaz bir leke gibi kalacaksın.
Adın utançtan sonra gelir.
Boyuna hırpalanmışım.
Duvarlarda asılmış olsa da öfkem
hücremdeki sayfalarda içilen çayın
renginde demlenmişim.
Ben A harfiyim her başlangıçta.
Senin karanlık dehlizlere gömülmüş gölgen
silinmiş bir harf kalacak sözlüklerde
bütün dillerde geçerken adım.
Yarına uzanmış ağaçlar
köklerimden bağlanmış toprağa.
Ben A harfiyim her başlangıçta.
Fırtınaya boyun eğilmezlik karakterim.
Sen suları çekilmiş göller gibisin
kuraklığın ayazında gömülmüş adın.
Yoklukla beraber hatırlanacaksın.
Silmeyin yüzümdeki savaş boyalarını. Sakın silmeyin Bırakın kalsın tamtam sesleri ve tenimde isyan.