Sakın silmeyin
Bırakın kalsın
tenimde isyan.
Bilmez miyim hiç
Böyle akmış suları yurdumun
gökyüzünden indiğinden beri
Düş yıldızları süslemiş gençliğini
Ağlamak yakışmazdı onlara
Bilmezlerdi yenildik demeyi
Gözlerinde solmayan güller karşılardı sizi
Bakmayın siz çatlamış ellerine
Sabırla yontulmuş bir onurdu kalan izleri
Bilmez miyim hiç
bir ömür sığdı onların gençliğine
Son nefeslerinde bağırdılar
Alabildiğine bağımsızlık
Alabildiğine özgürlük diye
Saçlarımda çoğalan beyazlarım
tek başına yürümenin esintisinde
Rengi soluk bir sabaha uyandım
sevecen yalnızlığım evde.
Soluksuz güller mezarlığında
son bakışları gidenlerin.
Yaşlandık hep beraber sonunda
Şikayet etmiyorum halimden.
Kuytu bir kahvede
seyre dalıyorum batan güneşi
Kızıla boyanmış denizde
Son bir gülümsemeyle arkasından.
Çıktın paltonu giymeden
yaramıza
tuz basılmış
kurtulsun diye zehirden.
Kurşun kadar ağır hava
düşerken kaldırıma
omzundaki ürkek güvercin
kanın aktı usulca.
Yalnız bırakmadık seni
biriktik başında
yağmur yağdı mumlar üstüne
sönmedi bütün gece.
O sabah
cadde böyle kalabalık
coşku görmemişti
çoğalmıştı
beklenen aydınlık.
İçimizden boşaldı zehir
böyle yakıyordu işte
yaramızı.
(*) Hrant Dink için yazılmış eski bir şiirim.
kozasından çıkan bir kelebeği andırır
Bir kurtuluşun rengi
gökyüzüne havalanan
Sonra küçük bir kız çocuğunun
gözlerinden yürür bir oyun bahçesine
Tutmak istersiniz kanatlarından
Tutulmaz ki
konar uzak bir yaprağa
Yakalanmaz ki
umut sadece yaşanır
Rahat uyanabilir mi insan sabaha
Oturup içinizden şiir yazmak geçer mi
bir hücreye kapatarak kendinizi,
sessizce ağlar mısınız yoksa.
Nelere göğüs germiş
katlanmışlarsa onlar
birikmiş bir acı çanağından
gün yüzüne dökülür şimdi.
Kaybetmenin acısı
onları geri getirmez
bir yük gibi omuzlarda taşınır.
Yaşadıklarımız da aynı acıları hatırlatıyor şimdi
parçalara dağılarak yayılıyor içimize.
Nasıl bir nefretti
Nasıl bir öfkeydi bu
diye soruyorsunuz
İnsanlığın kör noktalarını saklıyor içinde.
Hapisde haksızca yatanlar
Tutsak bırakılan seçilmişler
Özgürlüğünü kullanamayan gazeteciler
Savunma yapamayan avukatlar...
rahat uyanabilir mi insan sabaha.
umutlu olmaktan korkarcasına.
Yaşlı adamla elinden tuttuğu engelli oğlu
yürüyorlardı parkta
Boyu babasından uzundu
O fotoğrafı kalbime sakladım
bir hikayenin küllerinde gizlenen keder
başka nasıl anlatılırdı ki?
Akşam karanlığı basınca
şehir kulübünde biriç oynardı babam
Dünden farkı yoktu yarınların
zamanın gölgesinde geçerdi günler
Sonra iyice yalnızlaştı şehir kulübü
haham efendi ile fransızcadan
tercümeler yaparlardı uzak bir köşede
Çekilmiş sularda kaybolan bir sevda mıydı yüzündeki
Belki bu yüzden kesmezdi bıyıklarını
Korkardı bildiklerini unutmaktan, hata yapmaktan
bu yüzden bıraktı avukatlık yapmayı
Masalardan toplardı içilmiş sigaraları
içine çekerdi geçmişin dumanını
Eve dönüşünde durmuş kalbi
Son hali silinmedi aklımdan
gözlerini kapamıştı belki eskiden beri
kendimi görüyorum sanki
arkadaşımın yüzündeki çizgilere bakarken
konuşmuyoruz şimdi bunları
bozmuyoruz ılık bir kış gününün keyfini
sanki yeniden yeşermiş dallarımız
ve sanki gökyüzünden düştüğünden beri
başka bir dünya içindi umutlarımız
her şeyin kolayı var
yaşlanmayı kabullenmeden
yaşlandık diyoruz çekinmeden
aramızdan ayrılanları konuşuyoruz
neler eksik kaldı demeden
yeni buluşmalar için hatıraları yaşatıyoruz
bıkıp usanmadan
yarın herkes burada olacak, gel diyor
bakıyorum yaprakları hala yeşil ağaçarın
belki diyorum bir çok bilinmezi saklayarak
neden olmasın her şeyin bir kolayı var
telaşsız bir yaprak düşüyor ağaçtan
havanın soğuğu iniyor dizlerime
vedalaşıyorım arkadaşımla
yürümek iyi geliyor bana
her şeyin bir kolayı var
canlanıyor içimde başka bir buluşma
Kış geldi mi ayvalıkda
nergis çiçeklerinden sepetler
bir çelenk gibi doldurur
denize inen sokakları
Beklenen sevinçler yakındır
çünkü üstüne yağmış
zeytin ağaçlarından yeşiller
Yelken açan tekneler
gitmeye hazırdır
mis kokulu adalara
Bir bulut olsan da gelip
görsen ayvalığı
Rüzgar çekilmiştir aradan
öpülesi kokular sarmıştır her yanı
Bitimsiz bir yazdan kalmış sanki
sarı sıcak nergisler
mutluluğun resmini yapar
Keşke ben biraz daha genç olsaydım
sen de erken ölmeseydin baba.
Babalar gününde benim de
kutladığım bir babam olsaydı keşke.
Seninle aynı fikirlerde olmasak da
neler konuşur, neleri tartışırdık.
Sana son yazdıklarımı okumayı,
görüşünü öğrenmeyi o kadar çok isterdim ki.
Gençken itirazlarıma kızardın.
Benim için endişelendiğini şimdi anlıyorum.
Senin yerine kendimi,
karşıma da çocuğumu koysaydım
ben de aynı şeyleri söylerdim ona.
İkimiz de ne çok kahrını çektik bu ülkenin değil mi ?
Üstelik yalnızlık nedir bilirdin.
Senden öğrendim.
Hiç pişmanım dediğini duymadım bilirdim.
İşini en iyi yapan bir kaç avukattan biriydin
ne kadar çok gurur duyardım,
yüzüne karşı hiç söyleyemedim.
Biliyor musun baba,
sana duyduğum hayranlığım sonra daha da arttı.
Sizler o taşra kentinde bir vaha gibiydiniz
genç avukatların gözünde.
Yıllar sonra baro odasında hala asılı duran cüppeni görünce
daha iyi anladım bunu.
Belki yaşarken kimse söylememiştir sana hayranlığını
ama oğlun olduğumu öğrenince
biraz mahçup ve üzgün bir yüzle
"Behzat beyin oğlusunuz, öyle mi" diyenlerin şaşırmış bakışlarından anladım bunu.
Ama oğlun olmayı asıl önemli yapan bunların da ötesindeydi.
Hatırlar mısın,
bana bir daktilo almıştın durup dururken,
çok şaşırmıştım.
Böyle sürprizler yapmayı severdin hep.
O daktilo hala odamın bir köşesinde duruyor baba,
artık kullanmasam da.
Bu hediyeyi alınca yazmayı sevdirmiştin bana.
Yazma merakımı ilk sen anlamıştın.
Verdiğin ödevleri hiç unutmuyorum.
Parti bildirilerini bana yazdırman,
yapacağın konuşmaları düzeltmemi istemene kadar,
duyduğun güven için sana teşekkür ediyorum baba.
Ah baba, sana hayranlığım kadar
öfkeli olduğum şeyler de vardı elbet.
Ama bunları tekrarlamanın zamanı çoktan geçti,
farkındayım.
Bunları yanına geldiğimde konuşuruz artık.
Babalar günün kutlu olsun sevgili Babam.
Akın Güre
Silmeyin yüzümdeki savaş boyalarını. Sakın silmeyin Bırakın kalsın tamtam sesleri ve tenimde isyan.