Böyledir işte yaz
bir ömür gibi
parlar ve söner hep
yazdan kalan kuru otlar tutuşur birden
bulutlar kapatır göğü
kış yağmurları
yeni bir yazı besler durmadan
sen göremezsin bunu
Böyledir işte yaz
bir ömür gibi
parlar ve söner hep
yazdan kalan kuru otlar tutuşur birden
bulutlar kapatır göğü
kış yağmurları
yeni bir yazı besler durmadan
sen göremezsin bunu
Ansızın yaşanır sararmış yaprak renginde
Kollarında taşıdığın
Zaman ötesi bir sevinç
Dostlarla dolu bir sofrada
Neresinde ömrünün bilmediğin
Bir çağlayanın sesinde
Hayata bağlanmayı öğretir
tutuşmuş sonbaharın renkleriyle
Kucakla onu
Vazgeçtiğin denizler karşılar seni
kurumuş otların sahilinde
Başka hayalde
Neredesin menekşe yüzlüm
Hangi taşlara gizlenmiş saçın
Hangi sulara gömülü gözlerin
Nasıl kaybettiler izini.
Sorsak ne diyeceklerdir
Nasıl örtecekler ayıplarını
Elbirliği edilmiş
Kötülüğün bulaşıcı yeminiyle.
Kimden korkuyorlarsa
Neden saklıyorlarsa
Günahları sığmaz yere göğe.
Ekinler öfkeli ayazda kalmış gibi
Açmaz oldu yazın pamuk tarlaları
Neden susuyorlardır neden
Ah menekşe yüzlüm
Yere eğilmiş dalım
Kurumuş yarınlarım
Küskün çiçeğim
Kara ggözlüm benim
Sen biliyorsundur her şeyi .
Ne desem bilemedim
annesinin elinden kopunca Vera
Baktı babasına giden yola
tel örgülerin arkasında
Bir masal kahramanıydı babası
incilerle süslü kolyeyi boynuna takınca
Uzun yolculuklarda çiçekler
böyle açardı uzun saçlı çocuklara
Gece ışığını denize ödünç verir
Vera'nın rüyaları yansırdı sulara
Kuşların bir bildiği vardı
mektuplar yazardı küçük elleriyle babasına
bana gökyüzünü getir derdi
Önce haftalar, sonra aylar geçti,
kaç bahar daha boyu uzadı umutlarla
Düğümler çözülünce
babası gelecekti yanına
Anlattığı masal güzel bitecekti.
Kervan geçmez bir yerde
susuz ve aç kalabilirim artık
Sonsuza kadar bekleyebilirim
doğacak bütün çocukları.
Yeni biçilmiş otların kokusunu giyindim
Sürülmüş toprakların uykusunda
Sizi uyandıran ışıkta gizledim kendimi.
Sabahın serinliğinde yola çıkan
küçük telaşınızdayım artık
Hatırlamanız için beni.
Sevdiğiniz gülün rengiyim
kapınızda karşılanmış sevinçler gibi
Arkanızdan yürüyen gölgeyim şimdi.
eski şiirlerden...
Kusurlardan arınmış bir veda
gönlümde yerin hazır dercesine
uzak yolcukların yorgunluğunda
gökte kavisler çizerek uçan bir kuş sürüsü
yüzünde esintiyi andıran
unutulmaz bir gülüş
şimdi bir veda zamanı
sevince kanatlanan
savaş ilahlarına inat
demiri devrimin kalıbında döven
hasretin baş eğmez tepelerinde söylenir
hey hey diye başlayan şarkılar
"dostların arasında"
"güneşin sofrasında"
hey heh
uçsuz bucaksız güzelliği umudun
bu bir veda değil
sesimizin fidelerinden yeşerecek çocuklar.
8 Ağustos 2024, Ayvalık
Hava kurşun gibi ağır
pasın yıllardır kemirmesi demiri
kederli yürüyüşü akan siyah suların
acılarla bilenmiş öfke
denize dikine inen sessiz kayalar gibi
saplanmış içimize aşınmış umutlar
gövdesi yarılmış ağaçların
böyle havalarda şiirler nasıl yazılır
ne rüzgarın masum esintisi
ne çaresiz çırpınışı yeter denizin
haykırmak yakışır ancak şiire
isyanın yol araması kendine.
yazımın altına
bir çizgi çekiyorum
sabırlı çileli bir arzuyla
şiirimin altına
bir çizgi daha çekiyorum
bütün inadımla
duyulmayan öfkemin altına
bir çizgi daha çekiyorum
nefesimi tutarak
çizgiler arttıkça kabarıyor
yaşama sevincim.
Meraklanmayın toparlandım
Yolculuğun keyfine hazırım artık
Düşünecek bir şey yok fazla
Ağlanacak da
Hazırım işte
Gereken her şeyi aldım yanıma
Özlemlerimi
Mutlu anılarımı
Okuduğum kitapları
Yazdığım şiirleri
Doğdunuz günleri
Acıkırken ağlamanızı
Her şey bavulumda
Hazırım yolculuğa
En güzeli ne biliyor musunuz
Hasret yok oralarda
Parçalanmışlık yok
Onları bavula koymadım
Ama fotoğraflarınız
Sizlerin ve annenizinkileri aldım yanıma
Gençliğimin toprağından
Yetişen her şeyi
Koydum bavula
Sığmaz diyordum baştan
Ne kolaymış meğer
Hepsi sığdı
Tasalanmayın
Ben bavulumla
İyiyim yanınızda
Bulut ödünç verdi ihtiyara kanadını
göl umudunu
rüzgar uçurdu haberi
Yaren leylek duydu bunu
gölün ucuna kondu
yani adamın başına
gagasıyla selam verdi
sallandı dünya
Yüzünün şavkı ihtiyarın
oracıkta bir başka vurdu suya
ağaçlar oynaştı
hasret tomurcuklandı
asıldı küreğine
ağlarını serdi umuda
Kanatları yorgun, erken göçerlerdi
babamdan bilirim
sigarayı içine çekerken
gözlerini kısardı
kısacık biterdi baharlar
neden bilinmezdi, çabuk ölürlerdi
razıydı eksik kalana
ne zaman gitsem veda bakışları
gözü yaşlanırdı görünce torunlarını.
Yaşlanınca ağır geldi hayat
ve istediği oldu sonunda
dayanamadı kalbi.
Şaka yapmayı sevmezdi
1 Nisan günü toprağa verdik onu.
Sabahın rengi var gecenin karasında
menevişlenir sevincimiz
adettendir göklerin kıyısında bir gamze gibi
çiçek açar ağaçlar.
Ah al al üstümüze özgürlük yağsa da
göz yaşlarını silse analar
ve çocuklar aç uyumasa.
Her ekinoks zamanı kızıla boyanmış
bir neşe gün batımında
gökyüzünün eşitliğine aldanıp açsa.
hep yarınları konuştuk
çocuklar büyüdüler
giysileri küçüldü bir kenarda
kaç kış, kaç yaz geçti sonra
eksildik bir başımıza
elimizden kaçarken zaman
sen gözlerini bana bırak
ne yaparsak yapalım
değiştiremiyoruz sancıları
olduğunca kalır bize sabahlar
sonrası yok işte
kalan sen ve ben
razıyım her şeye
senin kaşların ipince
burnun hala güzel
en çok neleri sevdiğini söyle
Bu çorak topraklar alıştırdı seni
evlerde tüten acılara.
Benden dinlesen
kaç yok oluş hikayesi gizli
nasıl tükenmiştir onca yollar.
Kıyılardan dağlara tırmanırsan
gördüğün acımasız bir yağmadır
ağlayan bir çocuğun
bakışlarında saklı
kırılan dalların sesi,
çaresiz kalmak ağır gelir insana.
Kaçmak kurtuluş değil
sırtına saplanmış bir bıçak gibi
peşinden gelir yaşadığın memleket.
Dağları bayırları delse de haykırışın
sen buraların acısıyla yaşlandın
böyle yazılacak toprağa adın.
Bırak her şey yarım kalsın böyle
beklesin daha giyilmemiş elbiseler
gidilmemiş yerlerde
doğsun güneş
Selamımı alsın uzaklar
ulaşamadığım yerde
Elimdeki yük,
içimdeki rıza yeter bana.
Şimdi Cennet Tepesinde olsam
karşımda Lale adası,
ona daracık bir köprüyle bağlanmıştır
Cundanın yeşil gözleri
Çayımı yudumlarken
bir şiir hayal etsem
uzun sevdaların renginden süzülmüş,
en olmayacak kadar özgür
ve arınmış
yorgunluğumdan
Sonra bir yaprak gibi
konsam yüzünüze.
Pencere kenarlarında çiçekleri
uzasınlar diye
sabahları suladık hep
görünmez kıldık korkuları
Susmadı cır cır böceği de
çırpınıp durdu zavallı
yaz da bitti sırtında
Yeniden kışa gömdük kendimizi
ve kurumuş yaprakları
başka bir yıla taşıdık zamanı
Parktaki çınarın altına gelirdi adam
her gün gazetesini okumaya.
Çayını yudumlarken
ağacın dalları arasından
gökyüzünü seyrederdi arada.
Ağaç ne kadar uzun
hayat ne kadar kısaydı ona.
Bir çay daha isterdi garsondan
biraz daha kalabilmek için
ağacın altında.
Tersinden giyilmiş bir elbiseye
benzer Ayvalık
kış mevsiminde.
Gece yıldızların uzaklığı
yağmıştır
sessiz sokaklara.
Dalları kırık zeytin ağaçları
yeşile durmuş öylece bakar
ve hasret şarkılarını söyler sana.
Yollar birleşir derdim
Uzak diyarlar yakınlaşır, inandım
Işığa kapılan kelebektim koştum yanınıza
Temiz bir gökyüzü akardı içime
Bağışlamanın duru sevinci
Beyaz bir çiçek gibi yürürdü yüreğime
Bilemedim hırçın bulutların geleceğini
Zemheri kışların soğuk ellerinde
Çiçeklerin susacağını
Biz derken yok sayın beni
Yarılmış bir ağaç oyuğunda
Teslim ettim ruhumu.
Yıldızlar söndü ansızın
Yok oldu kendine bakarken
aynasında ömrünün.
Çığlık sesleri aydınlattı geceyi
yurdun arızalı asansöründe
ölüler gördü sadece.
Ardından yürüdü öğrenciler
hesap versin istendi sorumlular
direnerek polisin coplarına
ölüler gördü sadece.
Suçlular bulunamadı elbet.
Korkudan atlamasaydı boşluğa
hala yaşıyor olabilirdi,
diye geçti polis telsizleri.
Akın Güre
Dalları eğik yaşlı ağaçlara bakarken
huzurlu bir ufuk çizgisinde
düşündüm geçen yıllarımı.
Bilsem bir ömür böyle geçecek,
sessiz bir bulut gibi
beklerdim başlarında.
Arındım bütün ağırlıklarımdan
vakur bir sessizliğe
kapatarak kendimi.
Sonra açık denizlerin
kıyılarında karşıladım
yalın bir sevinci.
2023
Ağlarını çoktan topladı balıkçılar,
Birazdan tezgahındaki kıpır kıpır sardalya için
yoldan geçen müşterisine seslenecek Cevat:
"abi sardalyam yeni geldi, çok taze" diyecektir.
Çarşıda dün gibi azar azar artacak kalabalık
Caddenin girişindeki bankanın
duvarına yaslanıp kısmetini bekleyecek Hüseyin,
Buranın en yaşlı hamalı o.
Ve ilk sigarasını yakacak.
Kepenkler açılacak birer birer
dünkü gibi,
Tombul domateslerini kasaya
özenle dizecek Recep.
Sokağın gürültüsü
Dünden kalma bir şölen gibi
başlayacak yine.
Yüzlerindeki ifadelerden
mutsuz olduklarını sanmayın.
Hepsi adını koyamadıkları
bir alışkanlıkla
"merhaba" diye sesleneceklerdir size.
Ayvalık, 2023
Hayatın öpülmemiş yerlerinde
Kalmış hasretlerin benzemezliği
Geçmiş baharların solgun umutlarına
Saplanan gençliğin
Ama sen
Kuşun uçuşuna bak yine
Hadi kalkın dereler
Yola koyulalım
Henüz sular çekilmeden
Zehir akmadan yatağına
Hadi göçmen kuşlar havalanın
Uzun yolculukları tanırsınız
Son yuvan dağılmadan
Yurdunuzdan kovulmadan
Hadi bulutlara hasret dağlarım
Yağdır yağmurlarını
Son balta vurulmadan ormanına
Yetiş bu kıyama
Hadi öksüz tarlalarım
Bahçelerim, bağlarım, meralarım
Kovulmadan köyünden
Dur deyin bu yağmaya
Ayvalık
sokakları karşı kıyılarla doludur
hasret şarkılarını
söyler yorgun mavnalar
seni koluma takınca nereye gidilirki başka.
Bu şehrin sokakları hep bekleyecek bizi
aynı güneşin batışını
öpeceğiz senle
aynı imbat dağıtacak
hüznü.
Bu şehrin sokakları
ayrılıklarla dolu sevdiceğim
kavuşmanın en sıcak
rengi titrer içimizde.
birikir sessiz geceye inen bir serinlik
bu yeter bize.
Bir kadının gelin fotoğrafları
Gökyüzüne bağlanmış mendillerdir
Gizli kalmış göz yaşları
Ayrılık da birleştirir insanları.
Tutuklu kalmış sevdalardır
Boynu bükük çiçeğin kalbinde saklı
Kim demiş ki unutulur
Ayrılık da birleştirir insanları.
Özlemlerin kanadığı yerde sanmayın
Konacak dalları yoktur kuşların
Söz vermişsen kendine
Ayrılık da birleştirir insanları.
Mutlu ayrılıklar yoktur bilirim
Ama yeminler serpilidir üstüne
Katlanmaya razıyım diyorsan
Ayrılık da birleştirir insanları.
Yaşadığım yer böyle değildi
el verdiğim hatıralar silinmiş şimdi
meydandaki parkta tek başına kalakalmış koca çınar
Bu şehir arkamdan gelmeyecek Kavafis.
Kimi sorsam yok diyecekler
kimi görsem başka bir alemde
bir ayrıksı otuyum sanki yanlarında.
Bu şehir arkamdan gelmeyecek Kavafis.
Kurnası yeşil eski çeşmeden anladım değişen her şeyi
kasketine gizlenerek yürüyen
utangaç adamın bakışlarından anladım bunu.
Yayla'da çınarların hışırtısında
geçen zamanı dinledim.
Hızla kirleniyordu her yer gibi şehir
ne başımı sokacak bir ev
ne kalabalık sokaklarda bir tanıdık kalmıştı
altından geçtiğim ıhlamurun kokusu dışında.
Bu şehir arkamdan gelmeyecek Kavafis.
Biliyorum ait olduğum başka bir ülke de yok
arkamdan ağlayacak kimsem de.
nasıl anlatsam beklenen yağmurun tıpırtısını
olgunlaşan kirazın rengini
balkondaki çiçeğin müjdesini
nasıl anlatsam.
toprağa atılan tohumun bekleyişini
kavuşmanın sevincini
içimde düğümlenen sancıyı
nasıl anlatsam.
hendekler kazılmış, yollar yarılmış,
nasıl söylesem ağladığını rüzgarın
denizde sürgün çığlıklarını martıların
nasıl anlatsam.
günler böyle geçecek diye.
öksüz kalmış çocuğun ağladığını
sandığımdan uzun süreceğini kötücül çağın
nasıl anlatsam.
Kadıköy iskelesinde başına buyruk umutlarımı
nereden çalmıştım bilmiyorum.
Denizi içiyordum,
birbirine bağlanmıştı her şey .
Bu alışkanlıklara ben de kanmıştım.
Kayıp gidiyordu önümden gemiler
suları köpürte köpürte.
Her şey kendi sevincinde
ayrı bir kederde.
Martılar konmuştu şehre
el çırpıyordum martılara
el sallıyordum gemilere.
Rüzgar dolmuştu içtiğim çayın kokusuna
ama yine de korkuyordum kimsesiz kalmaya.
Akşam inince sulara
hayalet bir gemiydim artık
beni evime götüren son durakta.
Bu sabah ağlarına takılanları
ayıklıyordu ayvalıklı bir balıkçı
Yakalamak için yarışıyordu
martılar,
denize atılan taş balıklarını.
Aç martıların bağrışlarını dinledim,
ve sisin arkasına gizlenmiş körfezin
sessizliğini.
Martılar bekleşiyorlardı hala
denizin verdiklerine şükreden adamın
atacağı balıkları,
yağmur tanesi kadar minik
bir kuş sevinciyle.
Taş balıklarının ne kadar zehirli
olduklarını sonradan öğrendim,
ne kadar çaresiz olduklarını martıların.
Ve ne kadar acımasız olduğunu
denizin verdiklerine şükreden balıkçının.
Şiirler iyi havalara benzer
Kendinizi attığınız sahilde
Dokunulmaz ne varsa
İlk dokunuş ilk gülümseme
Yeniden başlamanın akışında.
Süregiden karanlığa ne dayanır
Bir şiirden başka
Ne bağlar ki sizi kendine
Korkusuz kılan yok oluşa.
Yaprak olur sarmak için yaranızı
Ağaç olur eğilen yasınıza.
Sen gecenin karasını bilirsin tek
Benim karam binbir renk
mavili morlu
Her tonu ayrı sevdaya çalar
Çırpınır durur
Ah dedim,
Kanadımdan düşen tüye
Neyi anlatmalı şimdi?
Kaç kere yanıldığımı,
Kaç kere öldüğümü,
Kaç kere bıçaklandığımı mı?
Çaresizliğimi o bilir.
Nasıl beklediğimi kör geceyi
İçimde kor ateşi,
Duvarlara kazıdığım hikayeyi.
Güllerle uğurladığım gençliğimi
Yoksun hayatımın neşesini
O bilir. Ona sorun hepsini.
Kanadımdan düşen tüye.
Özgürce uçuyor hala
Maviler içinde
O saf kalbiyle.
Çığlığım olur musun dedim fırtınaya
Sözcüklerim göçükte kaldı
Duymaz ki kimse
Sesine can ver diye yalvardım geceye.
Hayallerim esirdir derin bir oyukta
Nefes ver dedim ona, zemheri kışa
Elleri üşüyen kızıma kıyar mısın?
Nasıl acımadılar onlara nasıl?
Kayalara kazıdım bunları
Öfkemin okunu sapladım ufka.
Ulağım olur musun dedim nehire
Sesimi yetiştir yere göğe
El versin kalan canlar
Yemin ettim bir kere.
Kelimelerle oynamak hoşuma gider
Sayıların dili kurudur.
Duvarlarla örülü bir dünya yaratan
değişmez kuralları vardır .
Sayılar sözcükleri sevmez,
oysa sözcükler sayılara aşıktır,
onları da içlerinde saklarlar,
pek anlaşamasalar da.
Sayılar düzen ve sıra demektir
Sözcüklerse isyan.
Akın Güre
Bir fırtına vurdu ansızın
Kondu yakama
Hadi hadi
Güneş bulutların arasından
Kurtulup çarptı yüzüme
Hadi hadi
Sis kalkmış üstünden
Gökyüzüne kavuştu deniz
Hadi hadi
Dağlardan gelen taşkın sular
Akıp geldi yanıma
Hadi hadi
Sabahı bekleyen yıldız
Kaybolmadan uyandırdı yine
Hadi hadi.
Biliyorum bir tüy kadar
hafif olacağım omuzlarınızda
Sessizce ilişip bir bulutun arkasına
Beni görmeseniz de
Bütün ırmaklar kadar sesim
gür çıkacak o zaman.
Suyu hala akan eski çeşmenin
yanından geçirin beni
Eğilip kana kana içtiğim
Bir akşam üzeri olmasını
isterim bunun
Güneşin omuz verdiği günlerime
son defa bakayım diye.
Doğduğum ülkemin
kokusunu serpiştirin üstüme
kıvırcık saçlarıma dolanan
Çocukluğumu yaşatsın
Hayallerimin göğünde
bir yaprak gibi uçayım yine.
Açık sözlü oldum hep
inandığımı söylerken
Korkmadım tek başına kalmaktan
Böyle hatırlayın isterim
Şimdi böyle koyun beni
toprağın bağrına.
Özgür olmasını istedim ülkemin
Güllerinden yeniden doğmasını
Kızıl atlarına binip giden
o güzel çocukların
Onların cesaretini aldım yanıma.
bu sahil yolu şirinkent'e gider
dalgalar çırpınır keşfedilmemiş koylarda
kaygılarımı gizlerim çocuksu bulutlarda
sevincim gibidir martılar
çoğalırlar, sonra kaybolurlar
masalar kurulmuş kıyıda
gök renginde uyur adalar
duyulur şarkıları uzaktan
nasıl okşar bizi baktıkça erişilmez yarınlar
gönlü kırık bir iğde ağacıyım ayvalık'da
Demir bariyerlerle çevrilmiş park
tam orta yerinde şehrin
bir ağlama sesi var
Bir çocuğun kalbi kırılmış yine
nasıl giyinir uzaklara çocuklar
hangi kuytuda saklıdır
Anlatılacak hikayeleri var
başka söylenecek şarkıların
doğruları savunur direnir
En uzun gecenin ayazında
Neredeyim, hangi zamanda
Kafamda yanıp sönen bir ışık
Sel gibi boşalmış sulardayım
Eşitsizliğin bedeliyle yaralı
Engelleri aşmalıyım
Nefesimi kıstıran korkuyu
O duru atlar nerede şimdi
Nerede yalaza kalkmışlar
Fırtına ekili al yeleleriyle
Göl kuru, toprak çatlamış
En uzun gecenin ayazında
Ne haldeyim, ne haldeyiz
Söyleyin, daha çok örselenmeden
Yola çıkmanın zamanı değil mi?
Boş kalmamalı eli sevdaların
Kimse kesmesin rüzgarını çocukların
Ki yarınlar bu zamana ekilmiştir
Geceyi bölen tasa sabaha gebedir
Söyleyin nasıl arınırız bu tutsaklıktan
Sırları elimizi bağlayan geçmişten
Nasıl özgür bırakırız kendimizi?
Yapılacak çok işimiz var dostlar
Korunmak mümkün
Derinlere işlemiş zehrinden yaraların.
Kocaman gözleri var
İkizdereli yaşlı kadının
Bakınca sarsılıyor dağ tepe
Elinde asası Musa'nın
Delecek gibi suları
Ayaklarına dolanıyor tüm canlar
Dibinden ayrılmıyor börtü böcek arılar
Gözleri deniz feneri
Omuzlarından salınan örtüsü bayrak gibi
Göğe uzuyor ince gövdesi
Bir yanı elvermiş buluta
Bir yanı dolanmış sabahın tenine
Yıllardır burada işte suyun başında
Akmasın çamuru bulandırmasın diye
Eğilmez bir kaya ormanın dik yamacında
Gördün mü yaslan ona
Gözleri buram buram inat
Avuçlarında çatlamış sabır
Dimdik ayakta dimdik ayakta
Vadiye sarılmış evladı gibi
Ululanır zorbanın dumanına
Patlayan taş ocağına
Bir omzunda açmış cesaret gülü
Ötekinde bekler bir atmaca
Dokunsan yarılır gök, yıkılır acun
Derin kökleri yeminle girmiş toprağa
Ne jandarma anlıyor bunu ne savcı
Elinde yaslandığı asası geçit yok diyor ocaklara
Onlar ki düşmanı ormanın, tüm canların
Arılar oğul vermiş karıncalar yuva
Kuşlar konmuş ondan yana
Orman da ondan yana, çoluk çocuk
İkizdereli yaşlı kadın dikilmiş karşılarına
Kabusu yağmanın talanın
Gök çağlasın peşinden
Kimse çalamaz hayatını
Sular bundan sonra böyle aksın
Böyledir uğultusu ormanın.
Işığın etrafında dönüyor kelebek
çaresiz kanat çırpmalar
gölgemdeki büyük yalnızlığım gibi.
Her sabah böyle uyanıyorum
çıplak dallarına ağacın
konsun diye serçeler.
Eğilip akan suya dokunuyorum
günün savruk perişanlığı
başladı yine.
Bilmiyorum, o boşlukları nasıl doldurmalı şimdi.
Dağılmalı endişeler, korkunun arkasında dizili çaresizliği, kimler yalanlar.
Aksın gürül gürül onlar.
Söz eğilmesin, mahcup, korkak kalmasınlar. Cesaret sağılsın
Yoksa, başka yolu yok yaşamanın.
Savun soylu direncini. Kalk, yüzünü yıka kuytuda bekleyen yüreğinde doğrularla.
Yoksa, barbarlar kıyacak yine çocuklara.
Yine dayanamayıp
O sakladığım tohumu
Ekiyorum avucuma
Yeşermesini bekliyorum
Yeni bir rüzgarda açsın diye
Dışarda hava soğuk
Ben yorganın altında
Perdenin aralığından soluk bir ışık
Bir serçe sesi üşüyen omzumda
Kanatlanıp duruyor boyuna
Silmeyin yüzümdeki savaş boyalarını. Sakın silmeyin Bırakın kalsın tamtam sesleri ve tenimde isyan.